KORİŞSİZLİK

Nasıl bir seneye başlandı gerçekten aklım almıyor. 2020 daha Ocak ayında zaten kendini belli edip, 20’si 21’i gibi bit artık 2020 demeye başlatmıştı. Hatırlarsınız önce Elazığ depremi, sonra ilgilisinizdir veya değilsinizdir ama basketbol tarihinin en önemli oyuncalarından Kobe Bryant’ın helikopter kazası, Avustralya’daki felaket yangın, Afganistan’daki uçak kazası… öööhhff yazarken bile içime sıkıntı bastı bide bunları sizin veya çevrenizde yaşandığını düşünün derkennn… evet 🙂 Corona! veya Korona veya Covid19 veya büyük ekonomik ve sosyal bunalımlar diyebiliriz..

İlk başta Çin’in Wuhan kentini bile duyduğumuzda bize o kadar uzaktı ki asla bizim ülkemize ulaşamayacağını düşünüyordum. Tıpkı Sars gibi veya Ebola virüsleri gibi… ama beklediğimizden biraz daha uzun vadede fakat yıkıcı bir şekilde geldiğini söyleyebiliriz. Düşünsenize 20 Şubat’ta ailenizle, arkadaşlarınızla veya sevgilinizle Mayıs için yada hadi yaz için çok güzel, sizi heyecanlandıran planlar yapıyorsunuz bir bakmışsınız yaz tatili ne kelime 2 adım uzaklıktaki markete zor gidiyorsunuz. Neyse ben de ilk bu olayları öğrendiğimde demeyelim de ilk kez ciddiye aldığımda Trabzonspor- Fenerbahçe maçına Trabzon’a gitmiştim. Tabiki daha bu olayların bizi bulmasına 1.5 ay gibi bir süre vardı ve gerçekten de insanlar sadece yarasa yediği için böyle bir virüsün ortaya çıktığını zannediyordum. Yok yok burada kendimce yeni komplo teorileri üretecek değilim. Arkadaşım Çin’deki videoları izlettiğinde her zamanki rahatlığımla “ya abicim corona falan bizi bulmaz sen merak etme” tadında konuşmalarımla geçiştirmiştim…

Taa ki 10 Nisan tarihine kadar… eveett bingo! işsiz kaldığım gün 🙂 gerçi ben uzun zamandır kurumsal gömleğimi çıkartmak için zaten fırsat kovalıyordum ama yine de farklı bir psikolojiymiş gerçekten. 2 milyon kişiyi bulduğu söyleniyor bu virüs yüzünden bizim ülkemizde işsiz kalan sayı. Ne kadar büyük bir acı bir çoğumuz için.

90’larda çocukluğunu yaşamış biri olarak, ailemizden, komşumuzdan hep parmakla gösterilen örnek çocukları dinleyerek büyüdük tabi bizde. Hani yok mu Ahmet amcanlar’ın oğlu Mesut doktor olmuş bak inşallah sen de olacaksın, 4 nolu Gülten hanım var ya e onun da oğlu Ferhat mühendis çıkmış, inşallah abisi o da büyüyünce senin gibi koskoca bir banka müdürü olacak. Yahu bir durun anne-baba-teyze-dayı diyemiyorsun tabi, ben halbuki 1994’te Roberto Baggio’nun kaçırdığı penaltıda kalmışım ya. Onun yerine kendimi koymuşum yıl 2010 Türkiye- Brezilya finali, penaltılar ve topun başında ben. ŞUUUUUT VE GOOOOL!!! Yooo yooo yooo maalesef bu hayalim hep bir hayal olarak kaldı. Gerçi bizim milli takım zor final oynar ama olsun güzel bir hayaldi be.. Kısacası demem o ki tabi ki bizlerde yani tüm 80’liler de örnek gösterilmesi gereken ve çizilen çerçeveler içerisinde okuyup,çalışıp vatana millete hayırlı biri olacaktık. Çerçeveler önemli ,onları kırma, sorgulama, değiştirmeye çalışma! “Sen zaten onu öyle yapamazsın. Öyle olmaz o iş. E bak yapamadın gördün mü? Ben sana demiştim zaten! ” Hangimiz duymadık?

Neysee.. yıllar 2012’yi gösterdiğinde tüm eğitim,staj ve askerlik evrelerimi tamamlamış artık hayırlı bir evlat olabilirdim. Yanlış anlamayın ha hayırlı bir evlat olmak çok güzel bir şey, siz sadece kendi çerçevenizi kendiniz çizmeye çalışın, çocuklarınıza da bu özgürlük alanını verin bence… Son derece kurumsal bir holdingin , son derece kariyerli ve prestijli gözüken bir şirketinde işe başladım. Hayatımda sigortacılık benim için sadece arabamın trafik sigortası için varken şu anda öğrenmen gereken onlarca kloz, yapılması gereken binlerce satış, ikna edilmesi gereken yüzlerce müşteri vardı. Hepsini yapacağız dedik bir kere, “Anneme ne derim müdürüm? ” Yapamadık olmadı mı diyeceğiz veya Allah korusun “Anne ben müdür olamadım mı diyeceğim?” Aşkolsun vallahi eve giremem bir daha…

2012’nin başından 2020’nin 10 Nisan’ına kadar az evvel bahsettiğim muhteşem kurumsal kimliğimle, ihalelerden ihalelere, işlerden işlere koşturdum durdum. Çok değil 2 farklı şirkette çalıştım, bir tane daha vardı o sütten şirket onu saymıyoruz 🙂 Ve Corona günleri gelip bizi bulana kadar… Ben artık kendi yolumu çizeceğim için belki benim için bir fırsat oldu diyebilirim fakat ben bile şu geçen 2 aylık süreçte kendi işlerimi yoluna koyarken o kadar değişik, o kadar çaresiz bir duygu olduğunu hissediyorum ki bu durumun. Her gün o beğenmediğimiz ve burun kıvırdığımız beyaz yakalı işlerimiz aslında ne denli önemliymiş, o kahveye adımızı yazdırıp, alıp ofise girdiğimizde herkese bir “Gööüüünaaaayyydıııın” demek çok büyük bir lüksmüş meğer. Ay sonu geldiğinde banka hesabında paracıkları görmek (yani görmek derken hemen gelip gittiğini görmek 🙂 ) Kurumsal hayatlarımızla ilgili çoğumuz sıkkın ve de son derece bıkkınken bir virüs çoğu kişiyi o kurumsal hayatlarından isteyerek veya istemeyerek kopartıp attı bile ne yazık ki… Kendimi geliştirmeye vakit bulamıyorum, film izlemeye, gezmeye, kitap okumaya, arkadaşlarımla sosyalleşmeye vakit bulamıyorum diyorduk hepimiz. Şimdi bolca vakit var hangi birini yaparken keyif alabiliyoruz? Çünkü en önemli 2 gerçek tüm gücüyle darbesini indiriyor bizlere. Sağlık ve İşsizlik! Bizi o isteklere yönlendiren de aslında bu ikili : Sağlığınız iyi olduğu ve bir işiniz olduğu için hevesle istiyoruz yukarıda yazdıklarımı. Peki ya şimdi? Haber kanallarının tümüne inancını yitirmiş biri olarak izlediklerime inanmak asla istemiyorum fakat ne kadar sahte olabilir ki işsizlik ve parasızlıktan dolayı intihar eden bir kişinin haberi…. Yazarken bile içim burkuldu…

Burada kimseye işlerimizin değerini bilelim geyiği yapmayacağım tabiki ama bu günler geçerken nasıl bir çözüme kavuşacağıyla gerçekten ilgileniyorum, keşke elimde sihirli bir değnek olsa ve tüm işini kaybedenlere bunun telafisini sağlayabilsem. An itibariyle Ramazan bayramına girdiğimiz saatlerde ne yazık ki en acımasız haliyle bizi ilk olarak Covid 19 gerçeği karşılıyor. Keşke sadece bir sağlık problemi olarak kalsaydın.. bunu söylemek bile bir tuhaf geliyor fakat maalesef ki gerçek bu. Sosyal ve ekonomik olarak bizleri yıkarak geçmemeni dilerdim gerçekten.

Bu süreç boyunca başta kendime sonra yakınlarıma ve sizlere tüm Korişsizlikle boğuşanlara saygı ve sevgilerimi iletiyorum. Covid 19 denen arsız virüsün gözümüzü kapatınca bizdeki tahayyülünü sizlere bırakıyorum….

DADA!

Dada devrimci proletaryanın tarafındadır…

Artık özgür bırakın kafalarınızı….

Çağımızın gerekleri için bağımsız kılın onu, yıkılsın sanat…

Yıkılsın burjuva entelektüelliği, sanat öldü… Dada burjuva fikirler evreninin gönüllü yıkımıdır.

 Dada sloganları, Berlin, 1919.

20. yüzyılın ilk yarısında savaş yıllarının inanılmaz buhranı, kaos, karmaşa, nefes almaya, üretmeye ihtiyaç duyan insanların bir araya gelme ihtiyacından ortaya çıkar bu şahsına münhasır akım. Hugo Ball  Zürih ‘in arka sokaklarından  birinde  Cabaret Voltaire isimli gece klübü- sanat lokali arası bir mekan açar fazla süre geçmeden sergilerin şiir okuma gecelerinin, alternatif performansların düzenlendiği popüler bir mekan haline dönüşür. Dada manifestosunun çarpıcı ifadelerinde şöyle aktarılır; Dada, protestodur. Yıkıcı bir eylemdir. Mantığın yerle bir edilmesidir. Belleğin, arkeolojinin, geleceğin yıkımıdır. Dada, özgürlüktür. Çarpışan renklerin zıtların birliğinin, grotesk şeylerin, tutarsızlıkların ifadesi, kısacası yaşamın kendisidir…

Tzara’ya göre, bir zamanlar onur, ülke, ahlak, aile, sanat, din, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar insanların gereksinimlerine karşılık verebilmekteydi. Ama artık bu tür kavramların içi boşalmış, değerlerden geriye anlamsız bir kurallar silsilesi kalmış.

Marcel Janco’nun ‘kendi kültürümüze olan güvenimizi yitirmiştik’ cümlesi sanki 21. yüzyılda içine düşülen karmaşayı özetlemek için bir yüzyıl önceden söylenmiş gibi!  Yüz yıl önce fark edildiyse neden aynen devam edildi. Akımlar geldi, akımlar gitti. Kavramlar yerinde mi saydı.. Olağanüstü durumlar olmazsa içsel sorgulamalar yapmak akla gelen son şey mi? Günümüz için alınan sanat önlemleri online sergi gezileri mi? Sorgulamadan sanat yapmak mümkün mü? Bu soruların cevabı nerede..

Raoul Hausmann’ın ‘ Mekanik Kafa’sı’ Dadacıların aklın iflası olarak gördüğü savaş ve saldırganlık döneminin bir temsilidir. Önemsiz dış etkenlerle şekillenen insan bilincine göndermeler yapan donatılarla bezenen eser, berberlerin peruk takmak için kullandıkları tahta kafanın üzerine farklı anlamları olan objeler yerleştirilerek oluşturulmuş. Mezura rasyonel bir aklı temsil ederken, tepedeki metal asker bardağı savaş göndermesi yapmakta, bir kulağında baskı rulosu, diğer kulağında kamera vidaları ve ensesinde cüzdan bulunmaktadır.

Dada, sanatı ile yaşam arasındaki sınırı yok etme arzusu ile sanatı bir yetenek ve beceri eyleminden bir düşünme eylemine dönüştürmüştür.

Marcel Duchamp, kendini hiçbir zaman dada olarak tanımlamasa bile Dada etkinliği ile eşzamanlı olarak gelişen hazır-yapım kullanımıyla Duchamp, aslında sanatın kendisini değil, sanat yapıtının biricikliğini ve estetik olgusuna karşı çıkar bu tavrı tamamıyla Dada ruhuyla örtüşür. En bilinen eserlerinden biri ‘Pisuar’dır. Bir sergiye sadece üzerine tarih ve imza attığı porselen malzemeden bir pisuar göndermesi o dönem sansasyona yol açmıştı.

Yüzyıllar değişmiş, savaş şekilleri farklılaşmış olsa dahi insanların boğuştukları sorunlar hep aynı. Kaçış noktası hep sanat, çünkü üretebilmek ve mutlak özgürlük sanatta. Dada yüzyıl evvel yüzyıl sonrasının dinamiğini oluşturmuş.

Gökçe Oruç

Avuğat Hanım

Benim de tıpkı Avukat Hanım gibi meslekte ilk günümdü. Hasan abi bana döndü ve sevimsizce göz kırptı. Hani bir bebekte göz kırpmak ne kadar masum,sevimli durur, bilirsiniz. Bir gün gelince demek ki hepimiz o bebeklik günlerini ardımızda bırakıp bir su aygırına doğru gidiyoruz. Hasan abi de bir su aygırı gibi göz kırpmıştı artık su aygırı ne kadar göz kırpabilirse… Sadece fok balıklarından ibaret değil ki bu dünya, ya bir gün gelir de su aygırı nesli tükeniyor diye konuşur olursak, işte o zaman hatırlatacağım burada beni saçma bulmanızı!

“Tireksiyon dönmüyor avuğat hanım !” Mesleğine yeni başlamış genç avukat bu mesleği icra edebilmek için külçe külçe kilo ile kitap bitirivermişti. Hani bizim meşhur et mangalcılardaki kilo ile köfte gibi, külçeyle kitap… Ama gelin görün ki memurun kurduğu bu basit cümleyi anlayamadı. eee saha başka, tozunu yuttuğumuz o sıralar başka… “Efendim ? Anlayamadım.” dedi ve ekledi :”yumuşak g ile değil k ile yalnız.”   Şimdi anlamama sırası Hasan Abide idi : “Ne ile ?” Bir şiir döküldü Avukat hanımın dudakları arasından çaresizce :”kitap ile, iş ile, tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile dayan rüsva etme beni.” Bunun üzerine Hasan Abi beyninin kontağını kapatarak, arabanın kontağını çalıştırdı. Direksiyonun kilidi açıldı artık dönüyordu…

Memurun yanındaki yaşça daha büyük olan memur: “Bizim Hasan’ın kolunda mecal kalmamış Avukat Hanım” dedi. Sonra tuhaf bir şekilde göbeğinin şişip indiğine tanık olduk hep beraber. Afrika Kurbağası gibiydi. Karışmayın abicim hayvan benzetmelerime benim, sonuçta merak eden varsa şu an google’da Afrika Kurbağası’nı arıyor, bir bilgi daha işte… Hepimiz irkildik, panik yaptık. Ardından siz diyin ayı kükremesi ben diyeyim gök gürlemesini andıran bir ses boşaldı. İşte tam o anda anladım Şefik abi gülüyordu. Çiçeği burnunda avukat hanım ise halen anlayamamıştı. Galiba korkmuştu. Şefik abi’nin o gök gürültüsü yağmura dönmüş, ağzından boşanan sağanaklar arasından konuşma çabasındaydı. Anladım ki bizim grubun iletişim gurusu Şefik Abiydi. “Midemiz kazındı az avukat hanım ?” Avukat hanım iletişime gerçekten kapalıydı, değil hanımefendi burası tek derdinizin finallerden geçmek olduğu kampüs değil, bırakın şu ürkek ceylan yavruluğunu demek istedim ama… tabiki diyemedim, çünkü kibarlık. Avukat hanımın meseleyi anlaması için daha can alıcı daha vurucu cümleler kullanılması şarttı. İşte tam bu sırada Hasan abi devreye girdi. “Eee tabi o kadar mal kaldırdık.”
   Mal kaldırmak mı ? Evet işte hayatın özü gibi geldi bu cümle… 4 yıllık tahsilde kaç kitap kaldırdı, kaç not kaldırdı,kaç ders kaldırdı kim bilir Avukat Hanım…Ama hiç mal kaldırmadı.Hacizden bahsediyor olsa gerek diye düşünmüş olacak; istemsiz “Ne tuhaf ifade ?” dedi. Hasan abi “Ney” derken kastettiği kuşkusuz insan sesine en yakın olan yüreğe dokunan o güzel enstrüman değildi. Ama Şefik abi olayı çok çabuk kavramış aç kalacağını farketmişti, bu da yüzüne yansıdı. Ve o büyük iletişim gurusu yolun kalanında sadece tuhaf homurtular çıkarabildi… Bu iletişim çabasının ardından ise günü hepimiz Hasan Abi’nin teslimiyetiyle tamamladık. “Ya nasip bahalım görelim Mevlam neyler ?” Ama Allahı var hiçbirimiz de direksiyon dönmez iken Hasan Abi’nin neden aynı teslimiyeti ve imanı göstermediğini sorgulamadık. Belki birazcık çiçeği burnunda, gözleri hayretle büyüyen avukat hanım sorgulamış olabilir…

Münip Begoviç

Bir Şiir

Bugün biraz doluyum. Bu şiir anlatabilir içimdekileri belki de…

Bana ela gözlerin söyler yüreğimin ezgisini,
Kapana kısılmış otururken sensizliğimin çaresizliğinde,
Issız gönlümde içimi ürperten bir rüzgar gibi,
Gözlerin gözlerime bir kerecik değse yeter…

Bana gül yüzün söyler, nasıl gülebilir yüreğimin gözleri,
Güneşim olmuşken ellerin…

ve de nakşetmişse güzelliğinin ışıltısı taa iliklerime,
Neyleyim ben böyle karanlıklarla sağır,
Bir tek nefesim sen olsan yeter…

Ararım bir serap gibi ama bulamam ellerini
Sahraya dönmüş Ankara kum fırtınaları yaralar yüreğimi,
Ey bir gülüşünü bin yıla yeğlediğim güzel,
Söyle bana !
Kim ne eylesin sensiz böyle şehri…

BAŞKALARININ HAYATI

Hiç içinde bulunduğunuz ortamdan kendinizi bir adım geri çekip çevrenizi ve kendinizi incelediniz mi?

Ben inceledim, tavsiye ederim.

Bunu özellikle kurumsal hayatteyken çok yapıyordum. İş yoğunluğunun arasında birden kendimi bulunduğum ortamdan zihinsel olarak uzaklaştırıp, sakinleşirdim.

Genellikle böyle anlarda insan aydınlanma yaşar. Çevrenizi gözlemlersiniz; etrafınızdaki gürültünün, yoğunluğun, koşturmacanın neden kaynaklı olduğunu anlamaya çalışırsınız, bir dakika önce aynı koşturmacanın içinde olmanıza rağmen etrafınıza baktıkça olan biten her şey tuhaf gelmeye başlar. O ana kadar yaptığınız bütün eylemler bir anda anlamını yitirerek yabancılaşır size, hemen yakınınızdakinin sesi derinden geliyormuş gibi hissedersiniz. Fakat bu yabancılaşmayı çok uzatmamanız gerekir çünkü önünüzde yapmanız gereken bir yığın iş vardır, çabucak o karmaşaya geri dönmeniz gerekir.  Kurumsal düzende buna “adaptasyon” deniyor. O tuhaf karmaşaya adapte olmak. Yaptığın eylemlerin kim için, ne için yapıldığını bilmeden çalıştığın ortama da “kurumsal iş hayatı” deniyor. Bu tarz bir iş hayatında var olmayı istemeye ise “hayatının iplerini görünmez bir ele vermek” deniyor. Literatürde yazmıyor bu tanımlar elbette, kimse bu tarz tanımları okumaktan hoşlanmaz çünkü!

İlginç değil mi? Bir iş yapıyorsunuz, her gün aynı saatte, aynı tarzda, aynı öğle yemeği vaktinde, aynı insanlarla, aynı konuşmalarla, aynı iş çıkış saatiyle, aynı eve gidiş yöntemiyle, aynı düzende, aynı parayla… Yıllar geçiyor, aynı işi yapan birçok çalışan tek bir pozisyon için aynı heves ve heyecanla o koltuğu doldurmayı bekliyor. Koltuk sahibini buluyor, tabii ki tek kişilik. Geri kalan bekleyenler yine daha önce yaptıkları aynılıklara, koltuğun yeni sahibi ise daha önce yaptığı aynılıkların daha ÜST bir anlam atfedilmiş halini yapmaya devam ediyor. İşte insan o karmaşık koşturmacanın içinde durup düşününce bunları görüyor. E haliyle de alıyor bir gülme hali, ardından gelen soruysa şu; “ben ne yapıyorum burada?”

Bilemiyorum bazıları çok sever bu hayat stilini, giriş çıkış saatinin belli olması, ne kadar emek harcarsa harcasın kazandığı paranın belli olması(yıllar geçer çok fazla bir değişiklik olmaz o kazançta, tabii çok farklı terfiler alan azınlıktan değilseniz), gittiğin adresin belli olması(her gün aynı adrese gitmek pek bir sevilir), günlük yaptığı konuşmaların hiç farklılık göstermemesi gibi gibi… Olabilir, sevilebilir; bunda bir problem yok. Düzen içinde yaşamak insana bir güvence verir, bunlar çok güzel olanaklar. Ancak bu düzen içindeyken belli bir süre sonra sıkılmalar, söylenmeler, mutsuzluklar, depresyonlar başlar. Genellikle monotonluk, yapılan işin kişiyi geliştirmemesinden yakınmalar, aynı tarz iş yapmanın insanın geri kalan becerilerini köreltmesi, belli fiziksel hastalıkların baş göstermesi, en çok da kazanılan paradan doğan memnuniyetsizlik. Merak ediyorum, bu hayat bu kadar isteniyorsa neden gelecekteki dingin ve sakin hayat hayalini kuranların çoğunluğu kurumsal dünyadan oluyor? Bu soruyu kurumsal düzenin her statüsündeki kişi için sorabiliriz.

Bir diğer taraf ise işveren tarafıdır. Kurumsallığın bu tarafında işler biraz daha farklılışar, mesela çalışanına gizliden şunu der;

“Sevgili Çalışanımız,

Şirketimize yaptığınız başvuruda hayatınızın bütün iplerini sorgusuz sualsiz bize adamak istediğinizi belirtmişsiniz. Başvurunuz değerlendirildi ve olumlu sonuçlandı, öncelikle tebrik ederiz. Bundan sonra haftanın belli zaman dilimlerinde tamamen bizim kölemiz olacağınızı söylemekten mutluluk duyarız. Endişe etmeyin, hiçbir şeyi düşünmenize gerek yok çünkü biz sizin adınıza düşündük; giriş-çıkış saatleriniz, öğlen yemeklerine ne kadar para harcamanız gerektiği(bunun için size belli limit tanımlanmış bir kart verilecektir), gün içerisinde ne tip işler yapmanız gerektiği, bizim markamız altındayken kiminle ne şekilde diyalog kurmanız gerektiği(ki haklı olsanız da hiçbir şey markamızın önceliğinden önemli değildir, her zaman bu markaya göre konuşmalarınızı ayarlamak durumdasınız), kazanacağınız para(verdiğiniz emeğin değerini biz belirleriz. Bu değer de tabii ki bizim değerlerimiz ile alakalıdır), çalışma arkadaşlarınız, çalışacağınız bölge gibi pek çok konuda sizin adınıza bir planlama yaptık. Size iyi geleceğini düşündüğümüz bu planlama ile şirketimizin güven veren, ferah ve son model imkanlarla donattığımız ofislerinde refahınız yüksek bir şekilde çalışabilirsiniz.

Ailemize hoş geldiniz.

Önemli Not: Şirketimizin kar marjlarını etkileyecek herhangi olumsuz bir durumda, yaşanabilecek olası krizlerde veya şirketin çalışma politikasında yapılan herhangi bir değişiklikte işinize son verme hakkımız saklıdır.”

Yukarıdaki gibi bir yazı ile kimse bugüne kadar karşılaşmadı değil mi? Karşılaşmayacak da, bunlar işin arka planındaki şifreli konular.

Gün geliyor her beyaz yakalı şifreyi çözüyor fakat mesele sadece şifre çözmek değil. Çözdüğün şifre ile kapının kilidini açabilmek. İşte bu biraz çetrefilli… Kişi ne zamanki kendi hayatını yaşama kararı alırsa o zaman adım atmaya başlar. Şu ana kadar hep kurumsal iş hayatını baz aldım fakat bu konuyu makro düzeye taşıdığımızda aynı durumun toplum için de, devlet için de geçerli olduğunu söylesem çok da abartmış olmam sanırım. İşin devlet boyutunu burada tartışmayacağım.

 Nasıl ki iş hayatında belli çerçevelerle hareketlerinize karar veriliyorsa, aynı şeyler toplumsal normlar için de geçerli. Orada da toplum kişinin adına karar veriyor, bir düşünceyi, bir fikri savunurken gerçekten toplumsal bir dayatma mı yoksa gerçekten kendi fikrin mi olduğunu çözümlemek de makro düzenin şifrelerinden biri. Aslında her şey tek bir düzenin parçası, sadece konu başlıkları farklılık gösteriyor.

Fazla uzatmadan sonuca gelirsek kişi önce kendi hayatını yaşamaya karar vermeli. Bunu yaptığı zaman kurumsal iş hayatındaki düzen de kişilere uyum sağlayacak yeni yöntemler geliştirmek zorunda kalacaktır, toplumlar da… Ancak kimse taşın altına elini koymaz, “amaannn ne güzel rahat rahat yaşıyoruz, ne düşüneceğim!” mantığı devam ederse, bundan sonraki her günümüz korona, her anımız kurumsal iş hayatı mantığında olacaktır!

Başkalarının hayatını yaşamak çok sıkıcı değil mi?

Ceyda Ilgaz

UYANIŞ!

Her şey bir rüyaymış da sanki uyanacakmışız gibi!

Son günlerde herkesin dilinde bu cümle var. Şöyle bir durup düşünüce gerçekten her şey tatsız bir rüya gibi görünüyor; sanki bir an gelecek gözümüzü açacağız ve “ohhh, rüyaymış” diyeceğiz. Çünkü yaşanılanlar o kadar aklımızın ötesinde, o kadar zorlayıcı. Öyle ki bütün değer dengeleri şaşıyor. Kıymet verilen, peşinden koşulan her şey halının altına süpürüldü.

Mevcut durumu koruma hali, geleceğe karamsar bir bakış, belirsizliğin getirdiği depresyon süreçleri dünyanın dört bir yanından yükselip tek bir noktada birleşiyor; korona.

Kendisi görünmez ama dünyaya verdiği zararlar birkaç yıl boyunca bir hayli görünecek olacak yeni arkadaşımız. Arkadaşımız diyorum çünkü bundan sonraki yeni düzenimizde yaşamaya alışmamız gerekeceği söyleniyor. Hem kendisiyle yaşamaya hem de kendisinin bıraktığı izlerle yaşamaya alışmak… Birçok yerde yeni bir çağ başlangıcı, yeni dünya düzenini başlatacak bir salgın olduğu üzerine görüşler mevcut. Koronanın çok ciddi bir düzen değişikliğinin başlangıcı olacağını düşünenlerdenim. Bu elbette bıçakla kesilir gibi bir anda olmayacak yavaş yavaş zaman içerisinde gerçekleşecek bir durum, peki bizler buna ne kadar hazırız?

Herkes evinde kalıp bazı sorgulamalara girdi, benim asıl merak ettiğim, bu sorgulamaların gerçekten salgın sonrasında eyleme dönüp dönmeyeceği. Salgına kadar geçen yaşantımızda, çok bilinçsizce yaşandığını kabul etmek lazım, zaten bu bilinçsizliğin bir getirisi olarak bugünleri yaşıyor gibiyiz. Rutin, monoton, neyi neden yaptığının bile farkında olmadan yapan, çevresine duyarlı olmadığı gibi kendine de duyarlı olmayan, rüzgar nereden eserse oraya savrulan (bu rüzgar genelde sorgusuz sualsiz “para” yönüne doğru esiyor), herkes yapıyor diye belli bir mesleği edinen, herkes yapıyor diye aynı tarz sosyal medya paylaşımını yapan, herkes yapıyor diye aynı tarz tatil beldelerini tıklım tıklım dolduran, herkes yapıyor diye aynı tarz balayını planlayan, herkes yapıyor diye aynı tip restoran veya cafeleri açan ve buralara giden, herkes yapıyor diye aynı tarz giyim modasına, saç stiline uyan, herkes yapıyor diye yeni çıkan teknolojik cihazı alan, herkes yapıyor  diye… Bu liste uzar ancak Coronanın en çok bu “herkes yapıyor” kitlesini düşündürdüğünü gördükçe yaşadığımız bu sürece çok da hayıflanamıyorum. Sanki böyle bir durum gerekliymiş!

Hiçbir zaman anlam veremedim bazı şeylerin, sorgu mekanizmasından geçirilmeden furya halinde kitlelere yayılmasına. Her zaman tehlikeli gelmiştir bu sürü psikolojisi. Adı üzerinde sürü psikolojisi, kollektif bir yaşamdasınız ve sürüden ayrılanı kurt kapıyor! İnsan olarak hayatta kalma merkezine bağlı yaşayan canlılarız, kurtun kapma olasılığının olduğu bir dünyada sürüden ayrılmayı göze almak hayli riskli olsa gerek. Sürüden ayrılmak, tek kalmaz risksiz diyemem, ama ya sürünün içindeyken daha büyük risk taşıyorsak? Ya sürünün içindeyken hiç sorgulamadığımız için gerçekten kendimize ait olmayan bir hayatı sürdürüyorsak? Kendine ait olmayan bir hayat…  Genelde insan kendi içinde bu soruları sorgulamaktan çok hoşlanmaz, çünkü her soru yeni bir cevap, her yeni cevap da başka karışık bir soruya götürür ve bu yolculuk çoğunlukla acılı geçer. İnsansa acıdan kaçar, hazzın peşinde koşar. Böylelikle de bu denklem çok basit bir şekilde bizi sorgulamama eylemine, sürünün içindeki o ait olduğunu zannettiği yangılarla örülü bir hayatın sahibi yapar. Ancak salgın ile birlikte bu acıdan kaçma hali son buldu; haz peşinden koşan kollektif yapı tekil düzende evine kapanınca tablo, hazdan kaçış acıya yaklaşma hali alındı. Sürece alışkın olmayan kitle insanı ise kara kara düşünmeye başladı; bundan sonra ne olacak? Ne olacaksa hep birlikte aynı dünya insanı olarak birlikte yaşayacağız ancak asıl sorgu şu olmalı; ben bundan sonraki yeni düzende gerçekten kim olarak var olacağım. Kimdim, nasıl bir hayatım vardı, neden o hayatı yaşıyordum ve bundan sonra aynı halimle mi devam edeceğim? Önemli sorular diye düşünüyorum; geçmişi sorgulamak bugünkü kimliğimizi anlamamızı ve gelecek hayalini kurmamızın büyük bir etkeni. Özellikle hayal diyorum, plan demiyorum. Planların hayaller olmadan boş olduğu düşünenlerdenim. Sürüdeki kimlik ile şimdi ve gelecek kimliğindeki kişiler eşleşiyorsa sorun yoktur ama birçok kişide uyumsuzluk olduğuna eminim, eğer olmasaydı şu an günümüzde bu kadar çok emekli olunca rahata erme planı yapan bir toplum olmazdık. Ya da parayı bile neden kazandığını bilmeyen bir toplum! Neden para kazanıyorsun sorusunun cevabı; “hayatta kalabilmek”ten öte olmalı. Para kazanmak bile bir süre sonra “herkes öyle yapıyor”a dönüyor.  Parayı neden kazandığını bilmediği için hiç işine yaramayan şeylere para harcayan ve buna ekonomiye can verme diyen birçok insanın olduğu bir dünyadayız ve bu insanlara “boş zamanlarında ne yaparsın?” sorusunu sorsanız alacağız cevap koca bir boş bakış olur. Çok basit bir soru ve karşılığı boşluk olan birçok insan. Ancak bu boş cevap bize çok şey anlatır, bir insan kendini ne kadar tanır, ne kadar deneyimlerse hayatta yapacağı şey o kadar artar, rutinin dışına o kadar çıkar ve çıktıkça da gerçekten kendi için anlamlı olan şeyleri yapmanın ne kadar farklı ve kıymetli olduğunu anlar, parayı neden kazandığını ve nereye harcaması gerektiği sorusunun cevabı da burada gizli olabilir. Sadece hayatta kalmak için para kazanmamalı bir kişi, eğer öyleyse gerçekten yaşamıyordur! Nasıl ki şimdi kendimizi yaşamıyor gibi, hayatı kaçırıyor, öteliyor gibi hissediyorsak, aslında koronadan önceki hayatımızda da durum aynıydı, sadece biz hissizleşmiştik! Bu hissizleşme, tarih boyunca benzerlerinde olduğu pahalıya mal oldu!  Ancak tarih yüzyıllar boyu yeni uyanışlar yazmıştır. Şimdiki dönemimiz de bir uyanışın temsilidir. Belki de şu an 21.yüzyılın rönesansına tanık oluyoruzdur, kim bilir?

Rönesans için başlangıca dönmek gerek; her şey bir rüyaymış da sanki uyanacakmışız gibi!

Biz daha önce rüyaydık da şimdi uyandık aslında!

Ceyda Ilgaz

SESSİZ KAHKAHA

Kötü karakterler de gülmek ister, hem de herkesten çok ister!

Ancak onlara yakıştırılan yaftadan dolayı gülmeleri imkansızdır. Onlardan beklenen, zulüm, ölüm, huzursuzluk, acı, dehşet, vahşet… “Kötü” yatfasının altını her ne dolduruyorsa…

Joker’e sorsaydık “Hayalinde ne var?” diye, vereceği cevap belki de hepimizi şaşırtırdı; “Sağlık, huzur, düzenli bir geliri olan bir iş, aile, emekli olunca küçük, şirin bir sahil kasabası”. Bu kadar basit olabilirdi, biz göremedik, belki de görmek istemedik. Çünkü birilerinin iyi kalabilmesi, iyiliğini fark edebilmesi için kötülere her zaman ihtiyaç vardır. Bazı kötüler ise o misyonu yüklenir ve sessiz kahkakalarla karanlıkta ilerler…

Ceyda Ilgaz

Altın Renkli Pasta

Geçmişten bugüne kısaca bakarsak neler olmuştu?

“Önceleri her şey çok güzeldi. Tabiat harika, bütün canlılar ekosistemin gerekliliği halinde yaşamlarını sürdürüyor, doğanın renkleri eşsiz, dünya tam da olması gerektiği şekilde dönüyordu. Kusursuz bir düzenin içinde renk uyumu vardı…

Sonrasında farklı bir canlı geldi. Bu canlı, doğadaki diğer canlılara hiç benzemiyor, hatta diğer canlılara göre fiziken son derece güçsüz, doğa karşısında aciz, dayanıksızdı… Fakat yaratılışından gelen çok ciddi yetenekleri vardı. Örneğin kafasının içinde beyin denen bir organ var ki, uzun yıllardır araştırılmasına rağmen halen sırları çözülemedi.

Sert doğa koşullarında varlığını sürdürebilmek için kendinde bulunan bütün marifetlerini kullanması gerekiyordu, bütün yaratıcılığını… O da öyle yaptı… Aksi halde varlığını sürdüremeyecekti, en temel ihtiyaçlarını gidermesi gerekiyordu; yeme-içme, üreme, barınma, güvenlik, aileleşme, aidiyet. Hepsini zaman içerisinde yaptı. İlk başlarda zorlandı tabii fakat sonrasında özünde bulunan o yaratıcılığı nasıl kullanması ve kendini nasıl aşmasını gerektiğini iyi öğrendi, her şey çok daha kolay oldu. Taşlardan kendine barınak yaptı, ısınmayı öğrendi, yeni buluşlar yaptı, takas yaptı ve neslini devam ettirecek sihirli dokunuşların adımlarını attı.

Gün geldi yaptığı yeni buluşlar ile yetinemedi. Daha fazlası için durmadan, bıkmadan düşündü, düşündükçe yeni fikirler buldu, fikir buldukça üretti, ürettikçe büyüdü, büyüdükçe kendine şaşırdı, şaşırdıkça kontrol etme eğilimine girdi. Çünkü daha önce hiç bu kadar büyümemişti, ne yapacağını bilmiyordu belki de. O yüzden tekrar düşündü, düşündü, düşündü… Yaratıcılığını zorladı, hayatta kalma eğilimden gelen becerilerine döndü ve  harekete geçti, ayaklananlar oldu, bastıranlar ve bastırılanlar oldu. Göçebelik yerini, soyunu devam ettirmek adı altında sömürme ve sömürülmeye bıraktı. Her şey insanlık için, her şey hayatta kalmak içindi. Problemler çıktı çözümler bulundu. Sonucunda değişimler, gelişimler, devrimler oldu ve tarih bunları çağ kapanış ve açılışlarıyla andı.

Eskiden beri anlam arayışındaydı insan denen bu canlı. Çevresinde gördüğü somut şeylere, soyut olan “Anlam”ı yüklemeden yaşayamıyordu. Yeni yarattığı düzende de her şey fark etmese bile bu anlam üzerinden dönüyordu. Fakat bu anlam gerçekten neydi? İnsan ayrımlarının temsili mi? Akıl sağlığını korumak adına oluşturulan anlamlar mı? Bazı insanların kendine uygun gördüğü statülere verilen anlamlar mı? Bir arada yaşabilmek için ortaya çıkan kurallara verilen anlamlar mı? Akla gelen düşünceleri sürekli hale getirmek için bulunan anlamlar mı? Bu düşünceler uğrunda savaşılması, ölümlerin normalleştirilmesi, iyinin kötünün netleşmesi, yaşama haklarının gözetilmemesinin içinde bulunduğu anlamlar mı?

İlerledikçe, büyüdükçe en temelde ve basit olan hayatta kalmanın da evrim geçirmesi belki de insanlığın hiç beklemediği bir yere doğru gitmeye başladı. Peki, fark edildi mi? Pek fark edilmişe benzemiyor çünkü eğer fark edilseydi insanlık kendi kendine bu kadar zarar verecek hareketlerde bulunmazdı. Uyumlu olduğu doğayı bu kadar hiçe sayacak icatlar, o icatlar uğrunda milyonlarca soydaşına zarar verecek eylemlerde bulunmazdı. Ancak bunları neden yaptın diye sorsak, herkesin verebileceği “Anlamlı” bir cevap var elbette. Peki, bu anlam gerçekten insanın kendi özünde aradığı anlam mı yoksa yarattığı yeni dünyanın getirisi olan ve o dünyada var olabilmek için benimsediğini, savunduğunu sandığı ancak kendine ait olmayan sürü psikolojisinden kaynaklı bir anlam mı?

İnsanlar durmadı, fark etmedi, yaşamını sürdürebilmek için mükemmeli aramayı tercih etti, kendisi mükemmel olmadığı halde! Birçok çağı geride bıraktı, kendine yeni dünya düzeni kurdu. Öyle ki bu düzende kendine gerçekten olmayan ve hiçbir zaman da gerçek olmayacak sanal dünyalar yarattı. Sanallık öyle bir şeydi ki, insanın o muhteşem beynini ele geçiriyordu. Sunduğu büyük, renkli, görkemli görsel şölen, insanın düşünmesini durduruyor, sorgulamasını engelliyor, hatta belki de gelişimini geriletiyordu.

İnsanın her zaman gerçekte var olmayana ciddi bir ilgisi olmuştur; sanallığın sunduğu, “olmayan” içindeki “varlık” ise tam olarak bu ihtiyacı karşılar nitelikteydi. Hem aciz hem kudretli insan ise bu sanallığın peşinden sorgusuz sualsiz gidecek düzeye gelmişti bile. Artık tabiatın doğal renklerinden ziyade sanallığın neon renkleriyle iç içe; evli, mutlu ve çocuklu, düzenli gidip geldiği fiziki mekanların, rutin eylemlerin bir arada olduğu bir halde yaşıyordu.  Her zaman peşinde olduğu şeydi bu aslında; hayatta kalmak, türünü devam ettirmek, diğer duygusal ihtiyaçlarını karşılamak ve en sonunda anlamlı şeyler yapmak. “

21.yüzyılın tablosuna baktığımızda birçok maddeye bir tik işareti koyabiliriz. İnsanlar istediklerine anında ulaşabiliyor, çünkü teknolojik dostları her zaman, her daim yanlarında; onların sanal mutluluğu için her şeyi yapabilecek güçteler. Yalnız, bir dakika! Sanal mutluluk dedim! Mutluluğun sanalından bahsedebiliyorsam hakiki mutluluk nereye gitmiş olabilir? Şu an yeryüzünde olan biten her şey insanlar için! Her türlü isteği de yerine gelen bir canlı türüysek neden hala bu kadar mutsuzluk var? Bu kadar gelişim göstermiş bir canlı türünden beklenmeyecek bir şey, gerçekten şaşırtıcı! Neden çoğunluk istediği hayatı yaşayamamaktan, bir oraya bir buraya savrulmaktan şikayetçi?

İnsanlığın sorunu gerçekten çok büyük. Yüzyıllardır  gelişim ve yaratım içinde olup sonucunu beğenmiyor olması… Pes doğrusu! Peşinde koştuğu, uğruna kendi yarattığı somut görünümlü soyut paraları döktüğü sanal dünyadan medet uman hali, 2020 yılında oldukça çaresiz duruyor. Ancak işin kötüsü bu çaresizliği giderebilecek bir çözüm yok çünkü savaştığı şey de bu sefer görünmeyen bir güç; belki gerçek, belki insanın yaratıcılığını kullandığı bir virüs!

Çağ değişimleri bıçakla kesilir gibi olmaz elbette, görünmeyen bir şekilde tüm dünyayı etkileyerek yavaşça olur. Belki de öyle bir dönemdeyizdir, kim bilir? Aslında şu döneme dair hiçbir şey bilinmiyor. İnsanın kendine dair, yaşadığı ortama dair bilgileri alt üst… Umut ve umutsuzluktan örülmüş dünyalarımızda “Belirsizlik hali” bu iki kavram arasında  gezinip duruyor. Belirsizlik… İnsanın ezelden beri tahammül edemediği; ortadan kaldırmak için hep mükemmelin peşinden koştuğu ve sonucunda daha büyük dertler yaşadığı bir kavram. Zorlayıcı, bir o kadar da besleyici. Ne açıdan besleyici? Belki de aranılan anlam açısından besleyicidir, neden olmasın?

2020 yılının bu dönemlerinin sonucunu ön görmek mümkün değil. Ancak eğer bu bir sınır ise, eğer bu bir değişim ise; insanın hangi anlam için ne yaptığını sorgulama zamanı gelmiştir. Sürü psikolisinin içinde, sorgusuz sualsise akıp giden yaşamların, farkında olmadan yapılan hareketlerin anlamının irdelenmesi çağına gelinmiştir belki de…   

Yaşıyormuş gibi geçen bir ömürdense gerçekten yaşanmış bir hayat seçilebilir. Bu dönem belki seçim yapmak için bir işaret, bir fırsat… Her krizden sonra büyük yükselişler olduğu da tarih boyunca görülmüştür!

Bütün yaşanılanları tekrar düşününce sanki nereden geldiği belirsiz  bir ses tüm insanlığa şunu diyor;

“Ey insan, fark ettin mi bilmiyorum, bu zamana kadar birçok olayın başrolünde oldun veya  tanıklık ettin! Şimdi hala bir şansın var, bir gayret kendini yukarı çekebilirsin ama bu sana bağlı. Ya eskisi gibi sessizce, sorgusuzca devam edeceksin, ya da şu an içinde bulunduğun parmaklıkların ardından nerede yaşadığını, geçmişini, şu anını ve gelecekte ne için yaşayacağını düşünerek çıkacaksın. Kendi varlığın ve içinde bulunduğun dünya için ne yapman gerektiğini bilerek… Bu parmaklığı aşarsan senin için gösterişli, altın renkli bir pasta hazırladım. Yeni insanlık sürümünde gösteriş seni cezbediyor, biliyorum; senin için özenle tasarladım. Ancak bu pastayı yemeye hak kazanırsan yine de ısırmadan önce bir kez daha düşün, kendine sor “Ben neyi, hangi amaç için yaptım?”, unutmaman lazım ki tarih tekerrürden ibaret!

Ceyda Ilgaz

Hoş geldiniz…

Sigorta sektöründen 2 arkadaş bir araya geldi… Koşuşturmacaları o kadar fazlaydı ki Ankara Tunalı’da bir cafede rutin muhabbetlerini yaparlarken konuştukları tek konunun hedefleri ve sektörlerinde yaşanılan absürd komedi hikayelerdi.

E bu muydu yahu bu insanların tek bildikleri hayata dair… Tabiki değil ama kurumsal kimlik, o düzensiz düzenli hayat, o beyaz yakanın verdiği muhteşem önemli sorumluluklar öylesine yerleşmişti ki içlerine kurtulamıyorlardı.

Taa ki 2020 Ocak ayına kadar… Meğer bizim gibi düşünen ne çok kişi varmış çevremizde ne çok hikaye varmış yanıbaşımızda… Hepsine dokunduk, dokunuyoruz, dokunacağız…

Sadece tek bir konuyu değil, yüzlerce farklı konu ve gündemin yazıldığı, çizildiği, tartışıldığı blog’umuza hoş geldiniz 🙂

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla